e s r a b e k a r

ve
Aklımın Ücra Köşesi

Hani demiş ya şair: ”Mutluluğu sende bulan senindir, ötesi misafir.
ALLAH nasib ettirmeyeceği şeyi hayal ettirmez.
— Hz. Osman
Yâdında mı doğduğun günler
Sen ağlar iken gülerdi âlem
Bir ömür sür ki, mevtin olsun
Sana hande, âleme mâtem.
— Aslı Farsça olan bu mısraların kime ait olduğu bilinmemektedir.
‘Hiç bilenle bilmeyen bir olurmu? ’ (Zümer, 9)

Olmaz ya… Tabii… Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse “cehâlet” denilen yüz karasından

Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.
Kafi mi değil, yoksa bu son ders-i felâket?

Son ders-i felâket neye mâl oldu? Düşünsen:
Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!

‘Son-ders-i felâket’ ne demektir? Şu demektir:
Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!

Zirâ, yeni bir sadmeye artık dayanılmaz;
Zirâ, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz!


Coşkun, koca bir sel gibi, dâim beşeriyyet,
Müstakbele koşmakta verip seyrine şiddet.

Dağlar, uçurumlar, ona yol vermemek ister…
Lakin o, ne yüksek, ne de alçak demez örter!

Akvâm o büyük nehre katılmış birer ırmak…
Elbet katılır… Hangisi ister geri kalmak?

Bizler ki bu müthiş, bu muazzam cereyanla
Uğraşmaktayız… Bak, ne kadar çılgınız anla!

Uğraş bakalım, yoksa işin, hey gidi şaşkın!
Kurşun gibi sür’atli, denizler gibi taşkın

Bir çağlayanın menba-i dehhâşına doğru
Tırmanmaya benzer, yüzerek, başka değil bu!

Ey katre-i âvâre, bu cûşun, bu hurûşun
Âhengine uymazsan, emin ol, boğulursun!



Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık,
Silkin de muhitindeki zulmetleri yak, yık!

Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;
Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır!

Eyvâh! Bu zilletlere sensin yine illet…
Ey derd-i cehâlet, sana düşmekte bu millet,

Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı, ne nâmûs!
Ey sîne-i İslâm’a çöken kapkara kâbûs,

Ey hasm-i hakîkî, seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün çıkartan el!



Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
İslam’ı da “batsın!” diye tutmuş yediyorsun!

Allah’tan utan! Bâri bırak dîni elinden…
Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!

Lâkin, ne demek bizleri Allah ile iskât?
Allah’tan utanmak da olur, ilim ile… Heyhât!
— Üstad MEHMET AKİF ERSOY

Canım İstanbul

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; 
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. 
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim; 
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. 
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; 
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. 
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, 
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canım; 
Vatanım da vatanım… 
İstanbul, 
İstanbul…

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; 
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik… 
Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at; 
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat… 
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; 
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? .. 
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; 
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet…

O manayı bul da bul! 
İlle İstanbul`da bul! 
İstanbul, 
İstanbul…

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; 
Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği. 
Oynak sular yalının alt katına misafir; 
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. 
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar, 
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar… 
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? 
Cumbalı odalarda inletir ` Katibim`i…

Kadını keskin bıçak, 
Taze kan gibi sıcak. 
İstanbul, 
İstanbul…

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! 
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler… 
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, 
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. 
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından 
Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından. 
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; 
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

Gecesi sünbül kokan 
Türkçesi bülbül kokan, 
İstanbul, 
İstanbul…

Üstad Necip Fazıl Kısakürek